Sakal Günlüğü sayfasındaki şu yazıya cevaben yazılmıştır.

Yazıya temeli oluşturacak önermelerle başlıyorum. Bunların anlaşılması devamında kolaylık sağlayacaktır.

Önerme 1: Mevcut toplumsal sistem,  her sistem gibi girdi, çıktı, süreç,  çevre ve bunları ayıran sınırlardan oluşur. Ancak toplumsal her olgu doğası gereği mekanik ve statiklikten uzak, tam anlamıyla dinamik ve komplekstir. Bu durum toplumdaki her elemanın birbirine bağımlı rolleri olduğunu, bağımsız birer kimliğinin olmadığı anlamına gelir. Yani toplum denen açık sistemde bu yapının bir gereği olarak ilk cümlede saydığım elemanlar sabit değildir. Bir nesne, kişi, olgu ve olay bu sistem içinde hem girdi hem çıktı hem süreç hem çevre hem de sınır rollerinde yer alır.

Önerme 2: Toplum her sistem gibi kendi sınırları içerisinde işler. Sistemin hayatta kalması bu sınırlar içinde süreci gerektiği biçimde işletmesi ile mümkündür. Bunun için de her sistem kendi savunma mekanizmasını bünyesinde barındırır.

Önerme 3: İktidar klasik marksizmde yer alan galatımeşhur değildir. İktidar insanın ilkel varlığının toplumsal yansıması olarak her bireyde ve insanı kapsayan her ölçekteki yapıda içkindir. Dolayısıyla iktidar mücadelesi salt ekonomi politik ile açıklanamaz. (Bkz. Michel Foucault ve toplumun bir ideolojik aygıtı olarak panoptikon)(Benim burada topluma atfettiğim devletin ideolojik aygıt ve baskı aygıtı kavramları için de Bkz. Louis Althusser – Devletin İdeolojik Aygıtları)  Yine aynı sebepten insanı bir eleman olarak kapsayan bir yapı olan toplum iktidarının muhafazasını bireylerin iktidar bekçiliği ile sağlar.

Önerme 4: İki insanın var olduğu her yerde iktidar var olacaktır.

Önerme 5: Her insan ayrım gözetmeksizin her iktidarın muhafızıdır.

Şimdi şu retorik sorularına cevaben ilerleyeyim: Para kazanmak için hayatlarımızı hiçe saymamız ne kadar gerekli bir durum? Ki sadece çalışarak zenginliğin dibine vurmak ne kadar mümkün? Mümkün olsa bile ne kadar önemli?

Olaya önce para-toplum ilişkisi sonra insan hayatının değeri bağlamında bakalım.

Para, bir ürün ya da hizmetin karşılığı olarak biçilen değerin standartlaştırılmış bir sembolüdür. Serbest piyasa, mülkiyet paylaşım biçimi olarak benimsediği özel mülkiyet kavramından hareketle meta, emek, bilgi ve sermaye sonucu ortaya çıkan ürün ya da hizmete karşılık gelen değerin de arz-telep buluşması olarak açıklayabileceğimiz piyasada kendiliğinden oluşacağını iddia eder. Marksizmin toplumsal mülkiyet ve anarşizmin mülkiyet karşıtlığı üzerine temellendirilmesi sonucu oluşan ayrım işte bu noktada başlar. O konulara konuyu dağıtmamak için girmiyorum.

Ek olarak belirteyim, kapitalizm serbest piyasa demek değildir. Tekelci ya da oligopol piyasayla da kapitalizm mümkündür -ki şu an mevcut olan şey budur.

Halihazırda dünyada egemen olan devlet tekelli ya da oligopol piyasaya dayalı kapitalizm ekonomik üstyapı ile birlikte alt yapıyı da doğal olarak etkiler ve mevcut olan çarpık, özgürlük ve adalet düşmanı yapıyı doğurur. Bu düzende devlet ve devlete dayanan sosyal ve ekonomik diğer iktidar biçimleri her koşulda bireyden üstündür. Bu düzen aynı zamanda emeğin, daha doğrusu verilen emekle elde edilen katma değerin karşılığı olan her türlü “değer”in karşılığının -şu düzende para- adil dağılımını imkansız kılar. Aslında “para” biçiminde bedenlendirmiş oldduğun şeytani totem toplumun iktidar ilişkilerinin, toplumsal dinamiklerin ekonomik alandaki yansımasıdır. Bazı dünya görüşleri ve ideolojilerde topluma duyulan absürd derecedeki güven genelde bu durumu maskelemektedir. Yani “tü kaka” olan para değil bizzat bireyin ve toplumun kendisidir.

Şimdi insan hayatı ve değeri konusuna gelelim. İnsanın varlığı meselesine girip ontolojik tespitlerde bulunup bu yazıyı bitmeyen bir metin haline getirmeyeceğim. Özet geçmek için, öncelikle insanın dünyaya bir amaç için gelmediği gerçeğini bir kabul edelim -hoş reddetmemiz neyi değiştirecekse? Bizler insanız. Varız. Bu kadar. Evrende sonsuz ihtimaller dahilinde, bir kaos içerisinde meydana gelmiş, evrensel manada diğer varlıklardan hiçbir farkı ve artı değeri olmayan “şey”leriz. Bizim gösterdiğimiz değer ise tamamen bireysel olarak duygu ve düşüncelerimiz ile tarih boyunca oluşmuş toplumsal kodların bir ürünüdür. Bu nedenle de değer kavramı bağıl, öznel ve muğlak. Hayatın ve paranın değeri derken de durum aynı tabii ki.

Burada kişisel görüşlerimi araya katmak istiyorum. Yine de insan hayatının en değerli şey olduğuna inana ben, hayatta kalmanın yaşamak anlamına gelmediğini de söylüyorum. “I just wanna live while I’m alive” demiş büyük Jon Bon Jovi. (Bu arada bunu yazdıktan biraz sonra Spotify’da kendiliğinden Jon Bon Jovi-It’s My Life çalması çok can oldu.) İnsanın sonradan sahip olacağı amaçlardan en temelinin ise -yine muğlak ve öznel bir kavram olarak- “iyi bir yaşam” sürmesi olması gerektiğine inanıyorum.

Burada para-toplum ve insan hayatının değeri açıklamalarını birleştirelim. Toplum denen çarpık yapı kendi iktidar dinamiklerini sürdirmek için mevcut düzeni korumaya ihtiyaç duyar. İstikrar, toplumun temel beklentisi, tarih boyunca geliştirilmiş toplumsal kod ve normların muhafazasından geçer. Bu normlara uyup uymamak da bizzat toplumun kendi baskı ve ideolojik aygıtlarına karşı gelmek ya da itaat etmek arasında yapacağın seçimle ilgilidir. Çünkü bu aygıtlar, toplum gibi soyut birer kavram değil, somuttur ve kurumlar olarak karşımıza çıkarlar. Bu kurumlar da doğal olarak toplumsal sistemin çokişlevli elemanı olan bireyler tarafından sağlanır (Bkz. Önerme 1).

Bu aygıtlarca uygulanacak baskı, iktidar biçimine göre değişiklik gösterir: Aile kurumunda dışlanma, devlet karşısında yasal yaptırım, okulda başarı ölçütünün düşük değerlenmesi, belki de psikiyatrların “ruhsal vaka” tanım ve teşhisleri (Psikiyatri meselesi için Bkz. Michel Foucault – Deliliğin Tarihi ve Jon Ronson’ın TED’de yaptığı “Strange Answers to the Psychopath Test” konuşması).

Bu baskı, bireyin “iyi yaşam” tanımının, toplumun “iyi yaşam” tanımına olan uzaklığıyla doğru orantılıdır. Bireyin tanımı, “doğ-oku-çalış-evlen-çocuk yap-emekli ol-öl” şeklindeki süreçten uzaklaşırsa toplumun ideolojik ve baskı aygıtları hemen devreye girer.

Buraya kadar yazdıklarımla Önerme 4 ve 5’in örtüştüğünü fark etmişsindir. Buraya kadarki kısmı anladıysan yukarıda geçen şu cümlenin anlamının daha da belirgineştiğini göreceksin:”Tü kaka” olan para değil bizzat bireyin ve toplumun kendisidir.

Şimdi kölelik konusuna girelim. Çalışmak ve kölelik retoriği de fazlaca abartılı, bu nedenle de gerçeklerden sapan bir sloganımsıdır. Kölelik kurumunun iki karakteristiğini ele alalım:

1. Bir gelir karşılığı çalışmak

2. İktidar sahibinin iradesi olmadan bu kurumun bozulamaması.

Köleliğin yaygın olduğu tarihlerde toplumsal baskı aygıtları daha küçük örgütlenmeler biçiminde ve ideolojik aygıtlardan daha baskın olarak var olmuş. Ancak günümüze gelene kadar bu kurum gerek işlevselliğinin yitimi gerek verilen mücadeleler sonucunda ortadan kalkmıştır. Köleliği günümüz çalışma hayatına bir metafor olarak kullanmanın sakat bir yol olduğunu anlamak için köleliğin bahsettiğim iki karakterine bakman yeterli.

Günümüzün çalışma hayatı baskı aygıtlarının çekinik, ideolojik aygıtların baskın olduğu bir toplumun parçasıdır. Bu toplumda kölelik kurumunun barınması zaten olası değildir. Çünkü ikinci karakteristik günümüzde birkaç istisna hariç -ki onlar da ihlali halinde ölümle sonuçlanmaz- uygulanamazlığın bir ispatıdır.

Günümüz çalışma hayatında ideolojik aygıtın yaptırımları “iyi yaşam” beklentisinin “iyi” kısmını etkilerken kölelik kurumunun ihlali halinde baskı aygıtının yaptırımları “yaşam” kısmına etki eder. Bu durumda ölmek ve iyi olmayan yaşam beklentisini eşit görmek de en hafif tabirle salaklıktır.

Tabi Jidda Krishnamurti’ye atfedilen “Derinlemesine hasta olan bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir” sözünü ne kadar haklı buluyorsam çarpık bir topluma uyum sağlamış bir yaşamı ölüme tercih eden kişileri de o denli haklı buluyorum.

Bugün kölelik kurumuna olan nostaljik yaklaşımlardan hayıflanman konusunda da bir iki söz edeyim. Köleliğin toplumsal dinamiklerdeki yerini anlamak için Önerme 4 ve 5’e bakmanın yeterli olacağını düşünüyorum. (Güzel özet oldu bu cümle.)

Günümüzde kölelik kurumu her ne kadar ortadan kalkmış olsa da bir iktidar modeli olarak halen hafızalardadır. İktidar muhafızı olarak insanın bu modeli açık ya da gizli desteklemesinin şaşırtıcı olmaması gerekir. Tarih, toplum ve normlar değişse de insan ve iktidar kavramı daima sabit kalmıştır.

Zihinsel atlamalarla ördüğün yazının bolca duygusallıkla öne sürdüğün önermelerini ayıklayıp biraz eleştirel, bolca didaktik, aslında upuzun bir cevap yazdım. Buralarda yaptığım atıflara dönük okumalar yaparsan daha çok soruyla bana dönüş yapacağını düşünüyorum. Doğru olsa da olmasa da cevap vermeye çalışırım.

Not: Hayat konusunda görüşlerime bakarak bana yöneltilen “Nasılsın?” sorusuna niçin her zaman “Hayattayım” cevabını verdiğimi anlayabileceğini sanıyorum artık.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s